Karanlıkta hiç fil gördünüz mü?

Hazan Mevsimi Fil

Karanlık bir ahıra konan fili tanımak için elleriyle dokunmaya başlayanlardan hortumla temas eden onu oluğa, kulağına dokunan yelpazeye, ayağını kucaklayan direğe, sırtına çıkan onu tahtaya benzetir. Herkes dokunduğu yere göre fili tanımlamaya çalıştığı için, tanımlar birbirine tutmaz. Herkesin elinde bir mum olsaydı, tespitlerinde ayrılık ve aykırılık olmazdı (Dîvân-ı Kebîr, III, beyit 1260–1269).

İnsanın “gönül gözü”nün açık olması gerekir. Gönül gözü kıyasa sığmayan ışık arar. “Baş gözü”nün düştüğü tasayı ancak gönül gözü giderebilir (Dîvân-ı Kebîr, II, beyit 87–90).

Sorunlara vâkıf olmak, olayların neticelerini kavrayıp bilgisini elde etmek için hem kalp hem de baş gözünün açık olması gerekir. Bu iki gözün birlikte çalışmadığı insanlar, ya balık gibi arzularının peşine takılıp işin sonunu göremeden oltaya takılır ya da şeytan gibi daima menfî işler peşinde koşarlar; iyi ile kötüyü ayırt edemezler. İnsan “gönül gözü” ile ötelerin bilgisini temin eder (Dîvân-ı Kebîr, IV, beyit 1708–1710).

Demek ki “baş gözü” görüntünün duyumunu temin ederken “kalp gözü” daha derinlerin bilgisini sağlar. Kalp gözü, güneş ışınlarının bulunduğu yerde faaliyet gösterir. Güneş ışınlarının çok sönük kalacağı, ilâhî nur ile algılayan rabbânî göze ihtiyaç olduğunu öğütler.

Mevlâna’ya göre insanın dünyasının genişliği, görüşü ile doğru orantılıdır. Göz ne kadar görüyorsa dünyamız da o nispette geniştir. İbretli bakan doğru düşünür, doğru düşünen doğru hüküm verir, doğru hüküm veren hayatını doğru düzenler. İbretle gözlem yapan şekle bağlı kalmaz (Dîvân-ı Kebîr, I, beyit 1090–95).

Bilginin elde edilişinde gözlem önemlidir. Allah hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmak için, O’nun gül bahçesini ve o bahçeye işlenmiş sıfatlarını gözlemenin zaruretine işaret eder (Dîvân-ı Kebîr, II, beyit 3086–87).

Bilgi elde etmede iç gözlemin yanı sıra dış gözlem de gerekir. Görünen şeyler sadece belirtidir. Beş duyu birbirine bağlı olduğu için biri diğerine güç katar. Gözlem de bilginin artmasını sağlar. Gerçek gözlem, kâinat kitabını okumak içindir. Baş gözü ile kâinat kitabını okuyup anlamak zordur. O kitabın bilgisi ancak gönül gözü elde edilebilir. Bilgisizce yapılan ibadet, acemi birinin denize girmesine benzer. Bilgi hayat kurtarır ve sorunların üstünden gelici özelliğe sahiptir.

Mevlâna, bilginin değerini daha ötelere götürerek bilgisizliği yobazlık olarak niteler. Toplum hayatının kokuşması ve kokuşan toplum hayatının yıkılması ve toplumun yaşadığı topraklarda baykuşların ötmesini, bilgisizlikten doğan bağnazlığa bağlar. Bilgisiz kişileri, anne karnında karanlık bir odada bulunup, kan içen çocuğa benzeterek onların karanlıklar içinde olduklarını ve bunun için de ham kaldıklarını, sahte bilgilerine sarılıp taassuba düştüklerini söyler (Dîvân-ı Kebîr, III, beyit 395, 1298).

Mevlâna, taklide ve ezbere dayanan bilgiyi hoş görmez. Onun için mânevî merhaleleri katetmemiş bilginleri, taklide el verdikleri ve delile sarıldıkları için yerer. O, olgunlaşmamış âlimi sosyal hayatın zenginliğine ve derinliğine sahip olmayan “köy”e benzetir. Bu hocaların ahmak, aklı ışıksız, aydınlıktan yoksun ve mezara benzediklerini söyler. Böyle hocaların yanında bir gece kalan öğrencinin aklı, bir ay zarfında yerine gelmez der ve taklidî bilgiden kaçmak gerektiğini ifade eder (Dîvân-ı Kebîr,  II, beyit 2433; III, beyit 517–522).

Mevlâna, bilgiden iman ve basiretin yanı sıra sevgiye gider. Sevginin temeline bilgiyi koyar. Bakırları altın yapan, tortuları durultan, dertlere şifa bulan, padişahı kul yapan, ölüyü dirilten sevgi gerçek bilginin sonucudur. Noksan bilgi aşkı doğuramaz (Dîvân-ı Kebîr, II, beyit 1529–1534).

Mevlâna bilgi ile sevginin aynı realitenin ayrılmaz ve denk olan iki cephesi olduğuna işaret eder. Gerçek bilgiye sahip olmayan kişi sevginin tahtına oturamaz. İman, basiret ve sevginin ürünü olan bu bilgiye “dâniş” adını verir.

“İnsanlara akıllarının miktarınca konuşunuz” hadisini Mevlâna, her bilginin herkese söylenemeyeceği ve öğretilemeyeceği şeklinde anlar. Çünkü her bilgi, kendi ağırlığınca muhatabından bir olgunluk bekler. “Yûsuf olgunluk çağına ulaşınca biz ona hüküm ve bilgi verdik” (Yûsuf 12 / 22), “Mûsâ tam olgunluğa ulaşıp dengini bulunca, biz ona hüküm ve bilgi verdik” (Kasas 28 / 14) âyetlerinde olduğu gibi Mevlânâ da bilgiye kıymamak için olgun muhatapların seçilmesi gerektiğini belirtir.

Çünkü bilgi olgun kişinin elinde hüner olur; olgun olmayan kişinin elinde ise cehalete dönüşür. Mevlânâ insan-ı kâmil noktasından bakarak, “Olgun kişi küfre sarılsa, küfür din olur” der (Dîvân-ı Kebîr,  I, beyit 1620–22).

Bilgi verimsiz araziye ekilmemeli, silâh herkesin eline verilmemelidir. İnsanlara kapasitelerinin üstünde olan bilgiyi öğretmemek gerekir. Mevlâna “Denizi bir arka sığdırma imkânı yoktur” sözü ile de, “Benden sonra bilginin sığmayacak bir kaba konmasından korkuyorum” hadisini hatırlatır.

Dr. İhsan ALPEREN

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: